Yazar: ZEYNEP DİNÇ

BAKABİLMEK, DUYABİLMEK VE HİSSEDEBİLMEK

Sosyal bir canlı olan insanın, dünyada var olmaya başladığı ilk zamanlardan beri hayatta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi, içinde bulunduğu grupla ne kadar sağlıklı bir etkileşimi olduğudur. Bu açıdan bakınca empati yalnızca bir kavram olmaktan çok daha öteye geçiyor ve varlığımızın olmazsa olmazı haline geliyor. Hâl böyleyken, bu kavram üzerine durup bir kez daha düşünmezsek, biraz daha derinlerine inmezsek haksızlık etmiş oluruz diyorum ve bu konuyu birlikte irdeleyelim istiyorum. Öyleyse bir fincan sıcak çay ya da kahve eşliğinde yeni bir keşfe çıkmaya hazır mıyız?

HİÇ BİTMEYEN BİR SINAV

Sabah saat 07.00 ve birden alarm sesi duymaya başlıyorsunuz. Daha gözlerinizi bile tam olarak açamazken rastgele hareketlerle, sizi uykunuzun en tatlı yerinde uyandıran sesi susturmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da yatağınız tüm sıcaklığıyla tekrar uykuya dönmeniz için sizi dürtüklüyor. Tam bu sırada acı gerçekle yüzleşiyorsunuz. Geç kalmamanız gereken bir işiniz ya da okulunuz var. Belki de önceki geceden kesin bir kararlılıkla yaptığınız sabah koşusu planınız… İşte maraton başlıyor. Günün ilk sınavıyla karşı karşıyasınız ve tüm gün boyunca yeni sınavlara girip duracaksınız. Peki şöyle bir gözden geçirecek olsanız gün sonunda, bu sınavlar için kendinize kaç puan verirdiniz? İşleri sizin için daha karmaşık hale getirmek istemem ama şimdi de bu sınavlara, hayatınız boyunca her gün girdiğinizi ve şu ana kadar ne kadarında başarılı bir öğrenci olduğunuzu düşünün.

UYKU MU LAZANYA MI?

Çocukluğumuzun meşhur ve sevimli kahramanlarından olan Garfield, bu soruyu duymuş olsa eminim ki vereceği cevap şu şekilde olurdu: ‘Lazanya yerken uyuya kalmak.’ Tembelliğinin yanı sıra uykuya ve lazanyaya olan aşkıyla tanıdığımız bu kedi aslında şu an okuduğunuz satırların da ilham kaynağı… Nasıl mı? Doğrusunu isterseniz bugünkü sohbet konumuzun ortaya çıkış hikayesi, günlük yaşantımda Garfield’a dönüştüğümü fark etmemle başladı. Tıpkı onun gibi sadece sevdiğim şeyleri yapıyor ve bütün günümü bu şekilde geçiriyordum. Araya küçük bir not düşmek gerekirse, sevdiğim şeyler uyku ve lazanyayla sınırlı değil tabi ki… Gün sonunda planlayıcımı gözden geçirdiğimde ise ‘tik’ atacak bir şey bulamıyordum çünkü tüm gün boyunca yapmam gereken işlerin yanına bile uğramamış olarak günü bitirmiş oluyordum. Yine bu zamanlardan birinde sosyal medyada gezinirken, ilham kaynağımızın şöyle bir mottosuna denk geldim: ‘Çalışma isteği duyunca sakin ol, hemen bir yere otur ve geçmesini bekle.’

YARATICILIK 101

Ellerimizde kahvelerimizle, pencerenin önüne oturup gözlerimizi yola dikmemiş olsak da hepimizin her daim beklediği bir misafir var. Hatta bu öyle bir misafir ki çoğu zaman, gelsin ve hiç gitmesin, yanımızdan ayrılmasın isteriz. Kimden mi bahsediyorum? Yaratıcı düşüncelerimizin mimarı olarak tanımladığımız “İlham Perisi’nden” tabi ki… Bizi sürekli ziyarete gelse, şöyle karşılıklı otursak, o anlatsa biz tasarlasak ve bunu sürekli tekrar etsek ne güzel olurdu değil mi? Maalesef durum çoğu zaman dilediğimiz gibi olmuyor. Kendisine karşı derin duygular beslediğimiz bu İlham Perisi, genellikle ortaya yeni bir şeyler çıkartmayı dilediğimizde, bizi boş bir duvar ile karşı karşıya bırakıyor. Peki biz buna rağmen nasıl oluyor da saatlerce kapımızı çalmasını bekleyebiliyoruz?

GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA

Bazen hatta belki de çoğu zaman ‘Gölgelerin gücü adına, güç bende artık’ diyen He-Man’in enerjisi gibi bir enerjinin gelip sizi harekete geçirmesini ve yapmak istediğiniz o işe başlayabilmeyi dilediğiniz oluyor mu? Sanırım bu birçoğumuzun dileyebileceği bir süper güç olabilir; sonsuz motivasyona sahip olmak… İçerisinde sonsuzluğun yer aldığı şeyler genellikle süper kahraman yetenekleri olsa da biz sıradan insanların da bu konuda yapabileceği bazı şeyler olabilir. Bunun için önce motivasyon kavramı ile ne kastettiğimiz konusunda anlaşarak işe başlayalım.

Başa dön